| Osmanlı Türkçesi | |
|
Milli kültürümüzün temellerini oluşturan çok değerli eserlerin büyük bir bölümü Osmanlı Türkçesi ile yazılmıştır.
Ancak, yeni yetişen neslimiz çok kıymetli ve kimi zaman da paha biçilemeyen bu nadide eserlere bir turist kadar yabancıdır Öyle ki; Kim bilir hangi dedesinden kalmış bir eser veya eski bir tapu ya da bir paranın, bir çeşme kitâbesinin ya da her gün kapısından girdiği okulunun kitâbesinden hem içerik hem de estetik olarak en küçük bir fikir sahibi olmayan gençlerimizin hali ortadadır. Bizden sonraki nesillere millî kültürümüzü ulaştırma sorumluluğumuz bir yana, san’at noktasından dahi uzak kaldığımız bu mirasın birçoğu, kendi başına bir san’at ekolü olabilecek hattatlarımızın göz nuruyla bir dantela gibi işlenerek meydana getirilmiştir. Ancak ne yazık ki; bu eserler artık yabancı müze ve koleksiyoncuların en güzel köşelerini süslemektedirler. Ancak ne acayiptir ki; tamamen bize âit olan ve artık günümüzde Osmanlıca olarak tabir edilen Osmanlı Türkçesini, İngilizce, Arapça gibi yabancı bir dil zannedenlerin sayısı maalesef hiç de az değildir. Şans eseri yurt dışına çıkarılamamış olanlar ise, bizlerin çoğunlukla varlıklarından dahi habersiz olduğumuz içindir ki; bu san’at eserlerimiz keşfedilmeyi beklerken; birçoğu sahasında otorite olmuş ve hâlâ bu vasfını koruyan el yazması, nadide eserler kütüphanelerin tozlu raflarında onları gün ışığına çıkaracak şefkatli elleri eklemektedirler. Ve yedi asır cihana hükmetmiş bir milletin torunları, bugün önlerine konulan az sayıdaki çevirilerin dışında bu eşsiz kültür birikiminden İstifade edememektedirler. Bu durumda; günümüz gençliğinin hissesine dedelerinin birkaç bin sene önce yazdıklarını okuyup anlayan diğer milletlere imrenmek mi düşüyor? Neden bizler de kendimiz ve çocuklarımıza ecdadımızın birikimine birinci elden ulaşma imkanı tanımayalım? Gönlünde millî kültürden bir nebze olsun hissesi bulunanların bu duruma kayıtız kalması ve üzülmemesi mümkün değildir. Yabancı araştırmacıların Osmanlı Türkçesini öğrenerek yaptıkları araştırmalardan, bu gün ancak yabancı dil bilenler istifade edebilirken; bilimsel çeviriler de referans olarak milli kütüphanelerimizi göstermektedir. OSMANLICA HAKKINDA KİM NE DEDİ ? Her dil imparatorluk dili olamaz. Çünkü her millet imparatorluk kuramaz. Türk milleti tarafından fethedilmiş topraklar nasıl Türk vatanı olmuşsa, aynı millet tarafından Fethedilmiş kelimeler de öyle Türk kelimesi olmuştur. Asırlarca Türk”ün malı olmuş, Türk sesiyle ve Türk san’atıyla işlenmiş; ev, âile, köy Türkçesine, aşk ve îman Türkçesine girmiş; Türk”ün heyecânına işlenip vicdânına yerleşmiş ve Türk olmuş kelimeler de Verilemez!.. Bunlar, bizim zafer ve şeref hâtıralarımızdır. Yeryüzünde milli kütüphanelerindeki eserlerin dilini ve harflerini bilmeyen, bunları okumaktan aciz bir tek millet var mıdır? Tarihinden edebiyatından, ilmi, felsefi ve dini eserlerinden, milli kültür hazinelerinden haberi olmayan bir miletin bir toprak parçasında rastgele toplanmış bir kuru kalabalıktan farkı nedir? Avrupalılar okullarında Shakesper’e, Milton’a, Schiller’e, Voltaire’e dair bilgi verirken talebeye bu yazarların okul kütüphanesindeki eserleri de okutulur. Bir kitabın bir parçası değil, tamamı okutulur. Bugün yirmi yaşlarında bir Türk genci Naima’yı, Fuzuli’yi, Cevdet Paşa tarihini orjinalinden okuyamaz. Yeni yazıya çevirisini okusa da anlayamaz. Bu talihsiz delikanlı için Baki’nin o muhteşem “Mersiye” si Galib’in o enfes “Hüsn ü Aşk” ı Hamid’in “Tarık Bin Ziyad”ı simsiyah karanlıklara batmış muazzam abidelerdir. O zavallıcık bu eserlerin arasında, İstanbul’un göklere fırlayan tarihi eserleri arasında iki gözü kör dolaşan bir turist gibi gezip durur. Kendi tarihini, atasını, dilini, edebiyatını bilmez ve sevmez. Yani kendini bilmez ve sevmez. Peyami SAFA Kamus bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle şuuruyla. Osmanlıca ilgisini iyi ama geç kalınmış bir hamle olarak değerlendiren araştırmacı- yazar Dursun Gürlek şunları söylüyor: “Rahmetli Cemil Meriç’ten defalarca duydum. Türkiye’de Osmanlıca öğrenmenin Arapça öğrenmek kadar hatta daha mühim olduğunu söylerdi. Çünkü kütüphanelerimiz Osmanlıca eserlerle dolu ve işin garibi bu eserlere bizden çok Avrupalı oryantalistler ilgi gösteriyor. Düşünebiliyor musunuz benim kütüphanemdeki eserleri bir Fransız ya da İngiliz araştırıcı rahatlıkla okuyup çevirebiliyor, ben tabiri caizse bön bön bakıyorum. Yahut çevremdeki mezar taşlarını okuyamıyorum. Dedemden kalan tapu belgesini okuyamıyorum. En güzel tarihi eserler İstanbul’da, fakat Osmanlı çeşmelerinin, camilerinin kitâbelerini okuyamıyorum. Tabii bu lüzum, bu boşluk gün geçtikçe daha iyi açığa çıktığı için Osmanlıca’ya rağbet var. Kanaatim odur ki rağbet artacak.” Dursun GÜRLEK Osmanlı Türkçesi; Türklerin yüzyıllar boyunca geliştirdikleri özgün bir dildir. Arapçadan da Farsçadan da yararlanmış ama ikisi de olmamış; yeni Türk kuşakları Osmanlı Türkçesini anlayabilmelidir ki, gelecekle geçmiş arasındaki köprüyü sağlam kurabilsinler. Attila İLHAN Bugün Türkiye’de bir münevverin Osmanlıca okumayı bilmesi lâzım. Atla deve değil. Osmanlıca öyle Fransızca ve Rusça gibi ayrı dil olarak anlaşılamaz, Arap harfleriyle Murat BARDAKÇI Osmanlı İmparatorluğu zamanında kullanılan dil, şüphe yok ki Türkçeydi. İçinde fazlasıyla Arapça ve Farsça kelime bulunmasına rağmen cümle yapısı Türkçeydi. “Gel imdi her gün ah eyle, Nihat Sami BANARLI, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 2001. |
|
Rastgele Yazi
Post a Comment
Dîvânü Lügati”t-Türk müellifi ve büyük dil âlimi Kaşgarlı Mahmut; Dîvân’ında Oğuz ve Hâkâniye adlı iki edebî şîveden bahseder. Bunlardan Oğuz Türklerinin kullandığı Oğuzca; daha sonra Türklüğün İslâmî devresi içinde ve Osmanlı Hânedanına nispetle Osmanlıca veya Osmanlı Türkçesi adını almıştır.