Müslümanların manevi sorumluluk olarak Allah’a en çok yaklaştıkları dönemler, Kur’an’ı anlam ve eylem olarak en çok okuyup uyguladıkları dönemlerdir. Müslümanların ilim ve irfan açısından dünyaya en çok egemen oldukları dönemler, Kur’an’ı ciddi bir şekilde yorumlamaya çalışarak  „İslami ilimler metodoloji“sini oluşturdukları dönemlerdir. Yine Müslümanların siyasi hakimiyet olarak tarihe damgasını vurdukları dönemler, dünyaya ilim ve hikmet yaydıkları dönemlerdir. Kısaca Müslümanların bir çok alanda başarı sağladıkları dönemlerde Kur’an’dan yararlanabilecek metodları bildikleri dönemlerdir. Kur’an’ın Müslümanlara elbette sınırsız yararları dokunmuştur, bunların en başında şu önemli noktaları sıralayabiliriz:
 
Çünkü Kur’an:
Müslümanların kalplerini sonsuzluğa açarak Allah’a ulaştıran “tek“ kaynaktı.
Müslümanların bütünlüğünü sağlayan “tevhidi inanış“ın yegane kaynağıydı
Müslümanların bütün ihtilaflarını en aza indirgeyen yegane „bilgi“ kaynağıydı.
Müslümanların bilgi kaynaklarını ve metodunu denetleyen yegane “otorite“ idi.
 
İslam ümmeti, İslam tarihine damgasını vuran ve her yönüyle üretken olan İslam’ın ilk yıllarını yaşayan Müslümanların, genellikle maddi zorluklara katlanarak fiziki kahramanlıklarını anlatır durur. Elbetteki Allah’ın Rasulü (s) ve arkadaşları olağanüstü bir performans göstererek her yönüyle zor şartlarda fiziki gayretleri ortaya koymuşlardı. Ancak Allah’ın Rasulü (s) ve arkadaşlarının bütün gayretlerinin özünde Allah’ın kitabının öğrenilmesi, ulaştırılması ve eğitiminin olduğunu görmemek mümkün değildir. Arap edebiyatının henüz sözlü aktarım aşamasını yaşadığı ve okuma yazmanın en az olduğu bir dönemde ilk olarak Kur’an gibi her yönüyle kapsamlı bir kitabın olağanüstü bir şekilde ezberlenip çok büyük bir özenle yazıya geçirilmesi İslam tarihine damgasını vuran en önemli olaydı.
 
Allah’ın Rasulü (s) ve arkadaşları, Arap toplumunun ilkel hayat yaşadığı bir dönemde Allah’ın Kitabını kurumsal bir hayat tarzı olarak yaşanır hale getirerek en kapsamlı hukuk devletini kurmayı başardılar. Tarihi açıdan çok kısa bir dönemde çok büyük alana yayılan İslam toplumu elbetteki gücünü İslam’ın büyük etkisinden alırdı. Ancak bu gücün temelinde Kur’an’ın anlaşılmasına yönelik yapılan Kur’an’ın eğitimi ve öğrenimi ile ilgili çabalar yatmaktaydı. Peygamber (s) insanın fiziki gücüne ihtiyaç duyduğu en zor şartlarda bile arkadaşlarının bir kısmını, Kur’an’ın emriyle Kur’an eğitimine hasretmişti. Peygamber (s), ömrünün kısa, ancak tüm tarihlerin en anlamlı ve verimli 23 senesini, kendisine gelen mesajın en sağlıklı şekilde aktarılmasını sağladı. Ve bunun için zamanın tüm imkan ve metodlarından yararlandı. Bu cümleden olarak:
 
Okuma yazma bilmeyen arkadaşlarına Kur’an’ı sözlü olarak ezberletti.
Okuma yazma bilen en güvenilir arkadaşlarına Kur’an’ı yazdırdı.
Kur’an’ı derinlemesine öğrenmek isteyen arkadaşlarını özel eğitti.
Mescidinin büyük bir bölümünü Kur’an eğitimine hasretti.
Okuma yazma seferberliğini ilan ederek savaş esirlerinden bile yararlandı.
 
Peygamber (s) öğretme ve aktarma işini o kadar ciddi tutmuş ve arkadaşlarını bu konuda o kadar uyarmıştı ki, arkadaşları kendisinin vefatından hemen sonra Kur’an’ın sözlü aktarımını yeterli görmeyerek Kur’an’ın yazılı şeklini çoğaltarak İslam’ın hakimiyeti altındaki toprakların dört bir yanına ulaştırmaya çalıştılar. Kur’an’a ve ilme verilen bu önem sayesinde İslam coğrafyası dünyanın en önemli ilim merkezi haline geldi. Kısa bir zaman içerisinde Müslüman alimler tarafından on binlerce eser yazıldı. Çok geçmeden İslam aleminin farklı yörelerinde değişik ilim okulları kuruldu, ve İslami ilimlerin sıfırdan metodolojisi kuruldu. Tarih boyunca ilim ve hikmet dalında isimleri anılan ve anılmaya devam eden ilim adamları yetişti.
 
Maalesef bütün bu gelişmeleri takip eden ve özellikle ilmi gelişmenin kontrolünü sağlayan bir mekanizma olmadığı için, giderek İslami ilimler keyfi ve indi yorumlanmaya başlandı. Bu da İslami ilimlerin üretkenliğine en büyük darbeyi vurdu. Bu ilmi donukluk, geçmiş yorumları zamanla bir „din“ haline getirdi. Farklı düşünceler ancak kontrol edildiği zaman yararlı olabilirdi. Fakat kontrol edilmeyen en küçük farklılık bile giderek büyük felaketlerin başlangıcı olabiliyordu. Keyfilik, ekollerin kendi aralarındaki çekişmeleri yüzünden sadece peygamber (s) sözlerinin tahrif edilmesiyle kalmadı, neredeyse „ilahi metni“ anlam bakımından tahrif etmeye kadar götürdü.
 
İslam coğrafyası, birbirinden çok farklı hatta temel ilkelerde bile birbirleriyle zıt siyasi anlayışlara sahip yönetimlerle yönetildiği için, İslami ilimlerin sahih gelişmesini sağlayacak ortak bir mekanizma kurmak bir tarafa, bir sonraki yönetim bir önceki yönetimin resmi mezhebi haline gelen mezhepten intikam alırcasına, bir başka mezhebi kendi siyasi otoritesine adeta ortak ederek bu mezhebi kendi siyasi emelleri için kullandı. Bu durum, sadece mezhepleri yıpratmakla kalmadı, İslami ilimleri, „ilmi değer“ taşımaktan çıkartarak Müslümanların ilme olan saygınlığını temelden zedeledi. Çünkü insanlar çoğu zaman siyasi bir otorite için savaştığını unutarak sadece benimsediği mezhep adına savaştığını zannediyordu. Böylece farklı mezheplere sahip insanlar birbirlerine düşmanlık yapacak kadar mezhepleri adına uzun zaman savaştılar. Kur’an bu durumda artık genel anlamda ilme kaynaklık etmek yerine ekol ve mezhepler, ilmin temelini oluşturuyordu. İslami ilimler giderek sadece bazı mezheplerin tekeline girmiş oldu. Bu tekelcilik anlayışı ilmin büsbütün yozlaşmasına sebebiyet verdi. Farklı  kutuplara ayrılan ilim yuvaları birbirlerinden çok farklı tablolar oluşturuyordu. Bu tablodan şu sonuçlar çıkıyordu:
 
Kendi ekol ve mezhebi sınırları içerisinde kalan ilim.
Sadece geçmişi şerhederek yorumlamaya çalışan ilim.
Sadece siyasi otoriteye hizmet etmeye çalışan ilim.
Bütün zorluklara rağmen Kur’an’ı temel alarak gelişmeye çalışan ilim.
 
Amacımız burada İslami ilimlerin gelişim seyrini anlatmak değildir. Amacımız, eğer bu gün İslami ilimlerin bir acziyet içerisinde olduğunu görüyorsak, bu acziyetin en önemli sebeblerinin bir kısmına değinmektir. Şuna inanıyoruz ki, bu tıkanıklığın geçmişteki nedenlerini tahlile tabi tutmadığımız müddetçe, yaşadığımız bu sürecde de sağlıklı bir gelişme kaydedemeyeceğiz. Geriye dönüp baktığımızda, Kur’an’ın kaynaklık et­mediği bir ilimin, dağılmaya mahkum olduğu gibi, siyasi otoriteye hizmet etmenin dışında hiç bir işe yaramadığı manzarasıyla karşılaştık. Kur’an ve dini bilgi arasındaki uçurumun giderek derinleştiğine şahit olduk. Müslümanların Kur’an’a şahitlik etme yerine, dar bir zihniyet çerçevesinde politikleşerek sadece politik isim ve sıfatlarla anıldığına şahit olmaktayız. Bu durum, Kur’an’ın şu ayetiyle nekadar da örtüştüğünü gördük:
 
Ve (O Gün) Rasul: “Ey Rabbim!” diyecek, “Kavmimden (bazıları) bu Kur’an’ı gözden çıkarılacak bir şey olarak gördü!” (büsbütün terketti) (Furkan 25:30)
 
Ümmet, Kur’an’ı gözden çıkarmakla ne hale düşeceğini hangi felaketlerle karşı karşıya kalacağını belki önceleri politik üstünlüğün verdiği güçle anlayamadı. Ancak, zamanla, siyasi üstünlüğün ebedi olamayacağını anlamış oldu. Çünkü, kendisini güçlü kılan şeyin siyasi üstünlük ya da toprak genişliği değil, Kur’an’ın mükemmel ve ebedi ilkeleri olan “düşünsel bütünlüğün“ mükemmelliğinde olduğunu ancak çok sonraları öğrenebildi. Ümmet içinde bulunduğu durumdan geriye dönüp bakarak geçmişini analiz ettiğinde, Kur’an öncesi Ehli Kitabın düştüğü hataların aynısına düştüğünü farketti. Kur’an’ın “düşünsel bütünlüğü“nü içeren ilkeleri  yerine aslının kopyası şeklinde tezahür eden yapay ve kısır düşüncelerle ne kadar yol aldıklarının gerçeğiyle karşı karşıya kaldılar. Bu tahlillerin sonunda şu gerçeklere şahit oldular:
 
Allah’tan gelen mesajın, Peygamber (s)’in sözleriyle eşit tutulduğuna,
Kur’an’dan anladıklarını Kur’an’ın kendisiyle karıştırdıklarına,
Dini ve siyasi önderleri sadece taklit ederek  ilahlaştırdıklarına,
Ekol, mezheb, kavim veya siyasi oluşumları dinin kendisi saydıklarına şahit oldular.
 
Ümmetin bütün bu olumsuz durumunun içinde her zaman ilahi mesajı ilk günkü gibi canlı ve aktif bir şekilde omuzlayan ve karşılığında büyük bedeller ödeyerek Allah’ın ilim ve hikmetle donattığı insanlar her zaman olagelmiştir. Hiç bir siyasi otoriteye baş eğmeyip Kur’an bilgisini tarafsız ve cesur bir şekilde halka ulaştırmaya çalışan bu ilahi mesaj aşıkları yaşadıkları dö­nemlerde ilgiyle karşılanmasalar da toplumda ciddi tarihi etkiler bırakmışlardır. Çünkü yüce değerler taşıyan Kur’an, kendisi için  hizmet eden herkese onur ve izzet kazandırır. Bu onur ve izzetin değerini idrak eden herkes Kur’an’ın değerlerine inanmak, ulaştırmak ve yaşamak­tan şeref duymuştur.
 
Bu yüce insanlar 20’ci asra da damgasını vurdular. Yüzyılın başından itibaren teorik ve pratik olarak Kur’an’a uzanan kapıların neredeyse kapalı olduğu bir dönemde, Kur’an’ın  üzerinde yığılmış binlerce kitabı ve düşünceleri bir tarafa iterek Kur’an’a ulaşan ve ulaşılabilecek metodlar ortaya koyan alim ve önderlere şükran borçluyuz. Hepsini rahmetle anıyoruz. Eğer bu gün, sadece mülkiyet ve gücü hayatın merkezine oturtmuş, Allah’a ve insani değerlere ulaşabilecek bütün kapıları kapatan kapitalizm, evrensel ittifaklar kurarak İslami değerlere saldırmayı hedefin tam ortasına  koymuşsa, bu o yüce insanların yaktığı meşalenin dünyada bıraktığı etkinin eseridir. Bugün bazı sonuçlara bakrak her şeyin temelinde siyasi emeller yattığını sanan insanlar varsa elbetteki yanılmaktadırlar. Çünkü, eğer istikbala umutla bakabilecek bir duruma gelmişsek o yüce insanların Kur’an’dan aldıkları ilhamla sünnetullahtan yararlanabilecek  metodu bize aktardıklarının sayesindedir.
 
 Evet, eğer İslam’ın maddi-manevi izzet ve şerefinden yararlanmak istiyorsak, sahip olduğumuz İslami anlayışın ne kadarı Kur’an’ın „düşünsel bütünlüğü“ne uygun olduğuna bakmak zorundayız. Eğer, itaat ettiğimiz önderlerin izinden gitmek istiyorsak, bu önderlerin bizi Allah’a ne kadar yaklaştırdıklarına bakmak zorundayız. Eğer, yarınlara sahih bir dini anlayış devretmek istiyorsak, dini düşüncemizin İslami bir eğitime ne kadar uygun olduğuna bakmak zorundayız. Bütün bu eksikliklerimizin yanında akletmeye başlamışsak, geç kalmış sayılmayız. İnancımız; umutlarımız giderek artıyorsa, karanlık gecenin en koyu bölümünü takip eden şeyin şafak olduğu,  gerçekten ciddi sancılar çekiyorsak, Al­lah’ın rahmetinin yakın olduğu, ve yine her yönüyle kuşatılmışsak Allah’ın yardımının bizden uzak olmadığı şeklinde olmalıdır. İnanmayanların inatlarının so­nucu olarak hangi yöntemle devirileceklerini  bilen sadece yüce Rabbimizdir.
 
Ku’an bizim manevi dünyamızda bir devrim yaratmamışsa eğer, fiziki anlamda dünyanın başına kıyamet getirsek bile Rabbimizin katında hiç bir değeri yoktur. Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, Kur’an’a dönüşümüz keyfi bir husus değil, hayati bir zorunluluktur.